Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Mustafa Ceylan Kaleminden » REŞİDE SARIKAVAK’ IN ŞİİRSEL YOLCULUĞU

Yazar Mesaj   #2559  2017-07-27 04:07 GMT  

Online status Mustafa Ceylan



Administrators



Mesaj: 417
Şehir:
Ülke:
Meslek: Mühendis
Yaş:
  •  

     

    REŞİDE SARIKAVAK’ IN ŞİİRSEL YOLCULUĞU

    Mustafa CEYLAN

     

     

     

    “Söz; 
    boşluğa çarpar 
    hedefini bulur

    ses; 
    hedefine çarpar 
    boşluğu bulur
    “diyen şair Reşide SARIKAVAK kimdir, Antoloji com’ da bulunan kendi anlatımına bir göz atalım hele. Şair diyor ki:

    Şiire ilk nasıl başladığım geldi birden gözümün önüne :)

     


    Ortaokul 2. sınıfa gidiyorum.....Liseleler arası bir şiir yarışması açıldı (Atatürk Konulu) ...Okul bahçesinde düşünüyorum, ben de şiir yazabilir miyim diye.....Niye olmasın diye düşünmüş olmalıyım ki :) İlk şiirimi okul bahçesinde o anda yazıverdim ve okul çıkışında postaladım okulumdan habersiz...Aradan bir ay kadar bir zaman geçti ve bir gün Okul Müdürü beni yanına çağırdı, elinde bir kitap vardı ve 96. sayfada ismim, resmim ve şiirim yer alıyordu....Alnımdan öptü ve tebrik etti....O anki heyecanımı anlatabilmem çok zor......Benim için inanılmaz bir şiire başlangıç oldu ilk şiirim...Ondan sonra defterlere karalamalar sürdü geldi....

    O karalamalardan 1998 yılında kendi imkanlarımla bir şiir kitabı çıkardım......

    Yazmadan yaşayamayacağımı biliyorum....” ve aynı cümlelerin altında bugüne kadar yayınlanan eserlerini de eklemiş:.

    “Gece Kuşu / Şiirler - 1998 
    çeşitli antolojilerde ve çeşitli dergilerde yayımlanmış şiirleri...”

    Bu kısa ve özlü tanıtımdan sonra şairimizin şiirlerinin ruh kökünü incelemeye başlarken o’ nun “Yine bahar var kapıda” dizeleriyle benim de çok ilgimi çeken bir şiirini sunalım, olmaz mı? Şiir şöyle:

    yine bahar var kapıda… 
    dudaklarımdan pervasızca süzülen 
    iç çekişlerimden belli. 
    kızılına nispet olsun gözlerimin 
    anıların süzülüşünden belli

    hangi resmin köşesine kıvrılayım 
    en çok böyle havalarda. 
    kaçıncı kadehimin 
    kaçıncı yudumunda bulayım seni. 
    hangi yıldıza tutunayım.

    yine bahar var kapıda… 
    hasreti bitiren bulutlara 
    dudağımın bükülmesinden belli. 
    yine hüzün yakıştı gözlerime bu bahar 
    bahara sen…”

    Görüldüğü gibi şair, “dış mekân-çevre ile kendi iç girdabını” bir araya getirmekte, dışarının manzarası üstüne girdabının çalkantılarını eklemektedir. Kimileri şiire “kelimelerden resim yapma sanatı” diye bakarlar. Bakarlar ya, resimle şiiri ayıran yegâne faktör, kelimelerin resminde, fırça darbeleriyle anlatılamayan, elle tutulamayan, gözle görülemeyen, gökkuşağının yedi renginin arasından ışıkla-kalemle ve aşkla alınmış mükemmel renkler ve sesler harmonisi, yani şairin yürek inlemelerinin bulunmasıdır. Zaten, şiirin diğer sanatlardan farklı ve uhrevi yanı da budur. Diğer sanatlarda mesela heykel’ de sanatkâr yorumu izleyicinin bakış açısına bırakırken, şiir buna imkân vermez. Kendi sözcüklerinin gücünü kullanarak okuyucuyu kendi teknesine alır ve taşıdığı duygularla hamur misali yoğuruverir… Sarıkavak’ da baharın gelişiyle dirilen anılarının içine dalmaktadır. “Hangi resmin köşesine kıvrılayım” diyerek maziyle bugünü, bugünün bu “diriliş havası” ile getirdiklerinden süzerek kadehine doldurmaktadır. Evet, “bahar sarhoşluğu” diye bir tabir vardır. Bahar sarhoşluğunda depreşen duygular, suyun ağacın köklerinden dallarına, yapraklarına yürüyüşüdür. Ağaç, her mevsim suyu kılcal mıknatıslarıyla alır, nefes nefese soluyarak yapraklarından tekrar toprağa verir. Bu normal bir doğa olayıdır. Ancak, baharın gelişiyle, havaların ısınmasıyla, ağacın dünyasında suyun bir başka anlamı vardır, bir başka sihiri vardır. O da yaprağa, çiçeğe hazırlanmasıdır. Şairimiz de bu hazırlanışı ifade etmekte ise de “yine hüznü”n pençesine düşmektedir.

    Böyledir işte şair kısmı… Onları diğer insanlardan-normal insanlardan ayıran da budur, öyle değil mi?

     

    Şair, zamanüstü bir ruh ve beden bileşkesidir. Zamanüstülükte, onun-şairin Peygamberler-veliler-erenlerden sonra gelişidir. Yani “kutsi” bir yanının oluşudur.. Kalıcılık ve ölmezliğe talip oluşu da zamanın içinden gelmesine rağmen, zamanın kalıplarını yıkmak isteyişindendir. Zamanı yenen ve gelecek zamanlarda da yaşayabilen – yaşayabilecek olan şairlere ve şiirlere ne kadar hasretiz. Şiirin kelimelerden örülü parlak ve tarifi olanaksız taşıma gücü, kendisiyle beraber şairini de gelecek zamanlara taşır. İşte şiirin diğer sanatlardan bir farkı da budur.

    Şairimiz Reşide Sarıkavak, “ seninle değil zorum zaman” demesine rağmen, çoğu şiirlerinde olduğu gibi “şehrin ışıkları, evlerin pençereleri, caddeler, sokaklar ve sessizliğin çın çın beynimizde öten sesi” yle gönlünü ve dilini konuşturmakta; aslında zamanı yenmeye çalışmaktadır. Nitekim bir şiirinde diyor ki:

    şehrin ışıklarına talibim 
    her pencereye bir hikayem var 
    hele bir çekilsin perdeler…

    bu yaklaşan sessizlik 
    içimde sıkışan anlamsız seslere gebe 
    ki, seninle değil zorum zaman”

  • Şairimiz Reşide Sarıkavak, “zamanı yenme” hedefine ağır ve emin adımlarla varmak isteyen bir şair. Zamanı yenebilsek zaten, zamanüstü boyutuna varırız ki, işte o zaman geleceğe kalırız… Çabamız, gayretimiz hep onun için değil mi? Cümle şairlerin elindeki kalemler o takvim denen yaprakları, o saat denen çılgın serüvenciyi geçmek için çırpınıp durmaktalar. Öyle değil mi? Çoğu şairlerimiz zamanı bir “su” ya benzetmişlerdir. Reşide’ ye göre zaman bir “tren”dir. Hem tren ve hem de “trend” yani… Öyle bir tren ki, insanın üzerinden geçip gider de insan farkındalığına hüznü yada sevincinin artışıyla varır. Diyor ki bir şiirinde şairimiz:

    bir tren daha geçti üzerimden 
    hiç başım ağrımadı…

    ** 
    araya girse de kilometreler 
    değil onbeş ay, seneler 
    seven kalpler bir oldukça 
    vız gelir birtanem 
    bunlar küçük engeller.....”

    Evet işte sonuca geliverdik. SEVGİ isimli sihirli sözcük… Zamanı yenen tek sözcük…Seven kalpler bir oldukça mesafeler ve zaman erir diyor ve hattâ bunlar küçük meseleler diyerek sevdiğine “birtanem” diyerek bunu hatırlatır. 1993 yılında “Asker mektubuna düşülen notlarda” işte böyle der Sarıkavak…

     

    Şairimiz Reşide, bir kent vurgunu, bir düş tutkunu. Özellikle bebeklerle dertleşen bir yüreğe sahip.. Bebeklerin ağlamasıyla ağlayıveren, gülmesiyle gülüveren bir ruh yapısına sahip. O, içinde taşıdığı kendi bebekliğini de anımsamadan edemez. Hep içindeki bebekle, dışarıdaki bebeklerin derdini çeker. Bebeklik saflık ve masumiyetin simgesidir. Bebeklik, umuttur, gelecektir, yarınlardır. Has şiirin duygusal işçisine de bu yakışırdı. Şiirin çilesini tadabilmek için bebekler, kuşlar ve kentin sancısını duymaktan adeta zevk alır.

     

    hayat dinlemeyi öğretmiş sana 
    ki daha tatmadan aşkı 
    kırılmayı öğrenmişsin 
    kaç yanık dudak 
    büyütmüş yüreğini 
    açıyorsun ellerini bebeğim 
    soruyorsun

    hiçbir şey imkansız değil 
    sana sen kadar 
    kapat koca adam bakışlarını 
    ve dokun özenle sakladığım 
    o çocuksu yanıma 
    uzak değilim ki sana 
    ben kadar...”

    İşte bu… Reşide Sarıkavak dostumuzun bebeğe seslenişi… O bebek ki, bizim canımız… Gelecek yarınımız…Bebeklerine sahip çıkmayan ulusların geleceği de olmaz. Şairimiz, vurgun yediği kentin sokaklarında dolaşırken sokak çocuklarını görür. Görür de ilham barajının kapakları alabildiğine açılır. Der ki o güzelim şiirinde:

    ”Rüzgar sarmış kundağımı, 
    yağmurla beslenmişim...

    Adımı insanlar koymuş 
    benden habersiz, 
    benimsemişim. 
    Serseri derler, hırsız derler, 
    .... derler, anlamam da 
    alınmam da..
    .

    Hiç fiyakalı dolaşmadım sokaklarda, 
    marka satmadım. 
    Gökyüzü yorganım oldu hep, 
    dirseğim yastık. 
    Alışkınım; kara, yağmura, soğuğa, 
    üşümem. 
    Sıcak dokunur bana...”

    Uzun söze ne hacet. Şairin hası içinde yaşadığı toplumu canının çekirdeğinde duyar, yaşar… Şairin hası bugünden geleceği düşünür, görür, bilir, yaşar… Her kap içindekini sızdırır… Yürek kabınızda ne varsa şairin dışarıya şiir olarak o sızar. Neden etkileniyorsanız, neyi seviyor, neyi düşlüyorsanız onu söyler, onu yazarsınız… Bazen hayalleriniz ve özlemleriniz bu birikiminizle birleşir de şiirin hası oluverir çıkar…

     

  • Evet sevgili dostlar, şairimiz Reşide Sarıkavak’ ın kente ve çocuklara bağlı yüreğinin haykırışlarından bahsediyorduk. Reşide’ miz, 2004 yılının Şairi seçilen mânevi babam Ahmet Tufan Şentürk gibi bir gönüle sahip. Çünkü, her ikisi de yolda ağlayan bir çocuk görseler, oturur onunla ağlarlar. Sadece ağlasalar iyi, neleri var neleri yoksa o çocukla paylaşırlar. Sonra bir tanıdılar mı, can sıcaklığını bir avuçladılar mı, o çocuğu asla bırakmazlar. Giderler, gelirler hatırını sorarlar, varsa bir noksanı onu tamamlama telaşına düşerler. Bu amaç uğrunda kendilerini bile unuturlar.

    Hassas bir yüreğe sahip olan şair, ağlayanlarla ağlar, gülenlerle gülemez bile… Hüzün, şairin ekmeğinin üzerine çalınan bal gibidir. Hüzün olmazsa havasız kalır, yaşayamaz şair. Bazen, hüzünle sevdiğinin yer değiştirip hüznün hiç gitmemek üzere yürek evinde bağdaş kurup oturduğunu görürüz. Gıdası hüzündür şairin…

    Ahmet Haşim’ in “O Belde” sinde kurtuluşa eren var mı bilemem? Bugünlerde rahmetle andığımız İstiklâl Marşı Şairimiz Akif’ in belirttiği “Asım’ ın Nesli” ni halâ beklemekteyiz. Faruk Nafiz’in “Han Duvarları” ile yaptığı Anadolu gezisindeki ideolojik olmayan, duyu ve duyguların estetik manzarası, ülkemizin o yöresindeki hanlarda “Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış” larla yaşıyor mu? Zannetmiyorum… Hanlarımız, eski eserlerimiz halâ harap…Anadolu’ ya yöneliş için “eskiler” nice akımlar başlatmışlardı. Ama şimdi tekniğin, ulaşımın bu kadar hızlı ve başdöndürücü gelişmeler kaydettiği bu dönemde Anadolu, büyük kentlerin varoşlarında kendi şehirlerinin adıyla mahalleler kurdu. Bir yerden bir yere, kırdan kentlere göçtü ve göçüp durmada Anadolu…Belki de 30-35 yıldır sürekli taşınan ve en dinamik, en genç nüfusa sahip yeryüzündeki tek milletiz… Gayri, günümüz şairleri Anadolu’ ya yöneliş hareketi için yolculuklara çıkmıyor.Kendi yakınında buluyor Anadolu insanını. Caddesinde, sokağında karşılaşıyor Anadolu insanıyla… Düğününe, cenazesine gidiyor…

    İşte Sarıkavak’ ta Başkent Ankara’ nın sokaklarında yaşayan “sokak çocukları” nı, Anadolu’ dan gelip te büyükşehrin azgın dişlileri arasında yaşama mücadelesi veren çocukları görüyor. Dertleniyor, boğazında düğümleniyor duyguları, hıçkırık oluyor ve hüzün olup yerleşiyor içine… Yürürken sokaklarda, hem kendiyle, hem mazisiyle ve hem de çevresindeki o perişan manzarayla konuşuyor. Ceketi, üstü başı çamur içinde kalsa da kurtulmak istiyor içindeki uçurumdan. Varoşlar fakir…Varoşlar yetim…Eskiler gibi Anadolu’ ya yolculuğa çıkmana gerek yok. Çevrene bak yeter. Orada kendini ve nice çocuğu göreceksin, senden daha kötü durumda… Düşünceler yağacak beyninin kıvrımlarına yağmur olup. Kurtuluş arayacaksın, bir umut, bir tutar yol… Ama peşine düşen dilenciye vereceğin cebinde bir kuruşun bile olmadığının bilinciyle gözlerini yuvasından çıkarıp alacaksın ellerine… Çocuk sesleri bu oyunun bittiğini söyleyecek sana…

     

    Bir şiirinde bakın bunu nasıl anlatıyor? Diyor ki:

    yürüyor, yürüyor, yürüyorum, 
    ceketime dek çamur içinde. 
    çamur kimin umrunda 
    yağmur olmuş düşünceler kaçamıyorum...

    bir kurtuluş diyorum, bir kurtuluş, 
    'yok' diyor çocuklar, oyun bitti. 
    ellerim cebimde, gözlerim ellerimde, 
    bir dilenci peşimde, 
    oysa metelik yok cebimde....”

    “Oyun bitti” diyen çocuk, aslında şairin kendi iç dünyasındaki çocuktur. Düşleri ve umutları ile erken büyümüştür. Ama küçümendir elleri… Ne zaman ki elleri büyümüştür, düşleri işte o zaman küçülmeye başlamıştır. Çünkü hayatın çekilmezliği, geçim derdi, bunca çekilen sıkıntı ve eziyet, dost bildiklerinin umulan gibi çıkmaması, sükut-u hayâle uğratmıştır şairi.

    Der ki:

    Beklemekten sıkıldı 
    Erken büyüdü bir çocuk 
    Büyüktü düşleri 
    Elleri küçüktü

    Ve gördü ki çok geçmeden 
    Büyüdükçe elleri 
    Küçülmüş düşleri “

    Evet, artık isyân etmelidir zamana, gidişata… Eski günlerini anımsayarak, düşlerini hatırlamalıdır. Oyunlarını ve o masumiyetini yakalamalıdır çocuk. Dayanamaz ve “Oyunlarını istedi o çocuk” deyiverir…

    2. Meşrutiyet döneminde hayâlcilerle gerçekçiler birbirlerinden ayrı gruplar teşkil etmişlerdi. Mehmet Emin Yurdakul ile Mehmet Akif Ersoy kimi zaman kendi toplumsal bakış açılarından hareketle didaktik şiirler yazmışlar, sosyal hayatı olanca gerçek teferruatı ile gözler önüne sermiştiler. “Safahat” ın çoğu yerinde Akif, o devrin günlük hayatını olanca sadeliği ve çıplaklığı ile konuşur gibi yazmıştı. Bunlara karşı da Fransız sembolizmiyle beslenen Servet-i Fünun’ un devamı niteliğindeki Fecr-i Ati’ ciler de “sanat sanat içindir” anlayışıyla, muhteşem, belirsiz duygu ve hayâllerden ibaret, yarı empresyonist, yarı sembolist şiirler kaleme almışlardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Yahya Kemal’e bile tesir eden Ahmet Haşim bu anlayışın lideri idi. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ali Mümtaz Aralot, Salih Zeki Atay gibi kişiler, Haşim’ in ve Yahya Kemal’ in açtığı yoldan “hayâl-efsane ve rüya” nin şiirini yazanların bir kısmı, sonradan “toplumsal gerçekçilik”, bir kısmı da “gerçeküstücülük” yolunda çaba gösterdiler…

    Şairimiz Reşide Sarıkavak, toplumsal gerçekleri kendi hayâl dünyasıyla birleştirmekte ustadır. Sokak çocuğu ve varoşlar toplumun önemli bir gerçeğidir. Şair, sadece onu yalın haliyle almaz, fotoğrafını çekmekle kalmaz, kendini kendi hayâllerini o manzaranın içine monte eder.

     

    Örneğin, “kader mahkumları” nı görür ve hapishanede yaşayan bir kader mahkumunun sevgilisinin ağzı ve duyuşuyla yazar şiirini…

    pazar görüşlerini çoktan çıkardın da aklından 
    epeydir mektuplarım da gelmiyor değil mi? 
    yüzdesiz bir umuttasın 
    bir zamanlar bana verdiğin gibi. 
    gözlerin bakamasa da gardiyana 
    yüreğinden sesleniyorsun 
    kendi adını alışkanlığına... 
    son mektuba kadardır sabrın 
    ve başlamışsındır çoktan küfretmeye 
    ya kadere 
    ya bana 
    ya aşka 
    bu sevgi kendi başladı 
    kendi kendini bitirdi. 
    sen yine günahsızsın 
    zaman bahtına kahretme zamanıdır.”

  •  

    'İkilemler 
    Bir an dağılıp yok olmayı istediniz mi hiç 
    Bir an sonra eşelediniz mi metrelerce toprağı 
    Doluştu mu hiç fütursuzca med cezirler 
    Fotoğraflardaki ip uçlarınıza

    O ip uçları ki 
    Artık bitti derken çözülüveren 
    Tutunduklarımız 
    Usandırdıklarımız

    Vuslata ermeden bitirdiniz mi özlemleri 
    En büyük düşleriniz küçülüverdi mi kaygısız 
    Geçsin mi geçmesin mi zaman derken 
    Yitiveren güneşten hesap sordu mu 
    ..................................en günahkar akşamlarınız

    O akşamlar ki 
    Hiç bitmez sanırken bölünüveren 
    Unuttuklarımız 
    Utandırdıklarımız

    Bir an yeniden doğmuş gibi mazisiz 
    Bir an ölüme dolmuş gibi çaresiz 
    Hiç hıçkırdığınız oldu mu nedensiz 
    Sizin de uzadı mı aynalarda 
    .............................boy boy akisleriniz?

    O akisler ki 
    Olur olmadık görünüveren 
    Ayıpladıklarımız 
    Yalnızlıklarımız

    Bir an dağılıp yok olmayı istediniz mi hiç 
    Sonra eşelediniz mi toprağı? 
    Reşide Sarıkavak'

    Şiiri kimse gerçek anlamda tarif edememiştir. Şiir yazılmaz.Şiir sancılarla yapılan bir doğumdur.

     

    Gökkuşağını yakalamak olanaksız. Ancak, kişi oğlu fizikman değil de mısralarıyla gök kuşağının altından geçiverir. İşte 'İkilem' de öylesi bir duygu...
    Reşide Sarıkavak 'İkilem' başlıklı şiirinde, yıllarını şiir rüzgârının saçlarına vermiş birisi olarak beni, kapıp götürdü, ruhunun girdaplarında hamur misali yoğurdu, neyleyim? Karanlığı ıslak bir yorgan gibi bürünen üstadım Necip Fazıl gibi darma-duman etti beni ve toprağı eşeleyip gömüverdi...Tanpınar güneşi ve yeryüzünü seviyordu. Reşide Sarıkavak ne ona benzer, ne ötekine... Manevi babam Ahmet Tufan Şentürk' ün 'Tahteravlli' şiiri gibi, doğumla ölüm arasında gezdiriyor insanı işte...
    Cenap Şahabettin, 'kelimelerle resim yapma sanatıdır şiir' derken, bizim Antoloji com' daki Reşide' mizi işaret etti herhal? ... 'Yitiveren güneşten hesap soran en günahkâr akşamların 'içinde çalkanan bir yürek, bir tahlilci olarak ben, bu şairin şiiriyle duman oldum desem yeridir... Reşide'de semboller ve teferruat gizemli bir fotoğrafçı misali ana fikrin talimatlarına uyup gitmede.. İki ateş arasında yaşayan kişi oğluna ses vermekte sesinden....Adeta Anadolu şairlerinin can pençeresini, yürek atışlarını hem de 'serbest' vezinle öyle güzel dile getirmiş ki... Hayran kaldım doğrusu... Son nefesinde yanında bulunduğum ustam Ahmet Muhip Dranas; 
    'Aynalara bakma aynalar fenalık
    Denizi, sonsuz olanı düşün artık'
    demişti bir şiirinde... 'İkilem' sonsuzun sonsuz boyutuna taşıdı can evimi, öğüdüne uydum hoca' mın bakmaktan vaz geçtim aynalara ve hayatı, dünyayı, oluşumu anlatan 'ikilem' arasında mekik dokudum... Ve can evim Reşide' nin 'bir an dağılıp yok olma' düşüncesinde kilitlendi kaldı...

    Selam ve saygı ile...


Bu mesaj admin tarafından 2017-07-27 12:54 GMT, 55 Gün önce düzenlendi.
__________________