Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Şiirbaz Sultanlar » (16)-KAN KOKULU OSMANLI (5)

Yazar Mesaj   #1024  2016-01-02 03:02 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1953
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

ŞİİRBAZ SULTANLAR (16)-KAN KOKULU OSMANLI (5)


Mustafa CEYLAN

************************************


-II. Selim’in on bir çocuğu vardı; yedi oğlan, dört kız. Yedi şehzadeden Mehmet, kendisinden iki yıl önce ölmüştü. Ve kendisi de ölünce, veziriazam Sokulu Mehmet Paşa, Manisa’da sancak beyi olan en büyük Şehzade Murat’a çarçabuk haber göndererek, tahta çıkmaya Murat’ı davet etti.

 

İstanbul’da bulunan öteki beş şehzade, babaları II. Selim’in öldüğünden habersiz tutuldular. Şehzade Murat, Manisa’dan koştura koştura Mudanya kıyısına geldi. Sözde kendisini Kaptan Kılıç Ali Paşa alacaktı. Ama ortalıkta ne Kılıç Ali Paşa vardı, ne de donanması. Sultan Murat, Mudanya kıyısında bir rastlantı olarak bulunan Tevkiî Feridun Bey’in kayığına bindi.
Yedi saat boyunca sert bir lodos rüzgârında, kaygılana çalkalana, çalkalana kaygılana, bin bir zorlukla sonunda Sarayburnu’nda karaya çıkabildi.
III. Murat’ın ilk yaptığı şey saraydaki beş erkek kardeşini derhal boğdurtmak oldu. Şehzade Süleyman, Şehzade Mustafa, Şehzade Cihangir, Şehzade Abdullah ve Şehzade Osman hemen hemen aynı anda öldürüldüler.
Ve II. Selim’in, saraydan çıkan cenazesini, büyük oğlu tarafından boğdurulmuş, beş küçük oğlunun cenazesi izledi.
On birinci Osmanlı padişahı ile beş şehzadesi aynı gün, Ayasofya Camii yanındaki türbeye gömüldüler. 21 Aralık 1574.
-I. Murat iki kardeşiyle bir oğlunu öldürmüştü.
-II. Murat, amcası Mustafa ile kardeşi küçük Mustafa’yı öldürmüş, öteki iki kardeşinin de gözlerini çıkartmıştı.
-III. Murat, beş kardeşini birden aynı anda boğdurarak, Murat’lar arasında kardeş öldürme rekorunu kırmış oldu. Kendisi o zaman yirmi dokuz yaşındaydı.
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, III. Murat’ın padişah olur olmaz kardeşlerini öldürmesiyle İlgili olarak şöyle yazıyor:
“Kanuni Süleyman, cülus ettiği zaman kendisinden başka şehzade bulunmadığı için kardeş kanı dökülmemiş ve yarım asırdan fazla bir zaman geçmesi sebebiyle kanlı cülus İşi unutulmuştu. Sultan Murat’ın cülusu ile beş şehzadenin boğulması halkta acıklı bir tesir bırakmıştır.”
-III. Murat döneminde, sarayın içi de tam bir curcuna dönemi yaşamaya başladı.
Venedik’in önde gelen büyük ailelerinden Bafo’ların hoş ve çekimli kızı -ki babası Korfu Adası valisiydi – Türk korsanlarına tutsak düşüp Osmanlı sarayına sunulmuştu.
III. Murat da, Osmanlı tarihinde Safiye Sultan diye bilinen Bafo’ya iyice tutulmuştu. Safiye Sultan’ın bir dediği iki olmuyordu.
Ancak III. Murat’ın bir de çokbilmiş anası vardı, Yahudi kökenli olduğu söylenen Nurbanu Sultan… Oğlu, bu Venedikli cilve kumkumasından soğusun diye, III. Murat’a boyna yeni cariyeler sunuyordu. Öyle ki Murat’ın hoşlandığı gözdelerinin sayısı kırka, ilgilendiği cariyelerin sayısı da beş yüze çıkmıştı.
Bu arada Nurbanu Sultan’ın ölümünden sonra, bir de Canfeda Kadın çıktı sahneye; hem de çok bilmiş saraylılardan Raziye Hatun’la birlikte. Canfeda Kalfa, padişaha sunulacak cariyelerin eğitiminden sorumluydu. Ve hem saray ilişkilerinde, hem de hükümet işlerinde akıl almaz bir etkinliğe sahipti. Eh… Raziye Hatun da, az çok öyleydi…
III. Murat’ın yirmi bir yıllık iktidarı süresince, babası olduğu çocukların sayısı yüzü bir hayli aştı… Kimi tarih­çiye göre yüz dört oldu, kimi tarihçiye göre yüz on dört.
-Böylece Osmanlı sultanları arasında çocuk yapma rekorunu da o kırdı; Bu sürü sepet çocuk ordusundan, boyna birileri ölüyor ve yine onlara boyna birileri ekleniyordu. III. Murat 1595’te kırk dokuz yaşındayken öldüğü zaman, arkasında tam kırk yedi tane çocuk bırakmıştı. Bunlardan yirmisi erkek, yirmi yedisi de kızdı. Erkeklerin en büyüğü o sıralarda yirmi dokuz yaşında olan Şehzade Mehmet’ti. Safiye Sultan’dan; o büyük Venedik ailesi Bafo’ların cilveli, hoş ve ihtiras şeytanlı kızından doğmuştu.
Şehzade Mehmet, babası III. Murat’ın yerine, Sultan III. Mehmet olarak çıkar ‘çıkmaz, erkek kardeşlerinin on dokuzunu da boğdurttu. Babası III. Murat, sadece “Sultan Murat’lar” arasında en çok kardeş öldürme rekoruna sahipti. III. Mehmet, tüm Osmanlı padişahları arasında ve bir daha asla kırılamayacak biçimde sahip oldu bu rekora… Ayrıca boğdurttuğu iki ergin şehzadeden daha önce hamile kalmış olan yedi cariyeyi de, ilerde ne olur ne olmaz, diye denize attırdı. Ve bir de on altı yaşındaki büyük oğlu Şehzade Mahmud’u boğdurttu. Böylece I. Murat’la, I. Süleyman’dan sonra oğlunu öldüren üçüncü padişah da yine o oldu.
Şehzade Mahmut, kendisine saygı duyduğu şeyh efendilerden birinin etkisi altında, padişah babasının aleyhinde mektuplar yazmaya başlamış bazı önemli kişilere… Mektuplar kızlar ağası aracılığıyla elde edilmiş. Ve Şehzade Mahmut önce hapsedilmiş. Sonra da boğdurulmuş. Ve annesi de denize atılmış. Ve ayrıca büyük şehzadeyi bu yola iten şeyh efendi de denize atılmış. Ve bu işe bulaşmış daha kimler varsa, hepsi denize atılmış. Tarih Haziran 1603. III. Mehmet de bu olaydan yedi ay sonra, otuz yedi yaşındayken ölmüş. Ancak sekiz yıl sürebilmiş iktidarı.
-Sultan III. Mehmet arkasında iki oğul bırakmıştı. Ön dört yaşındaki Ahmet’le, on üç yaşındaki Mustafa… On dört yaşında tahta çıkan I. Ahmet’in değil çocuğu, henüz sünneti bile yoktu.
Babası III. Mehmet, unutmuştu şehzadelerinin sünnetini. Oysa kendisi için kendi babası III. Murat, dillere destan öyle bir sünnet düğünü yapmıştı ki, iki ay süreyle tüm İstanbul tam bir Osmanlı karnavalının şenliğini yaşamıştı. Kim bilir belki de Sultan Mehmet, kendi sünnetinin çok uzun sürmüş olan o şenlikleri sırasında bir hayli sıkıldığı için unutmuştu oğullarının sünnetini…
Henüz sünnet olmadan tahta çıkmış bulunan I. Ahmet, kardeşi on üç yaşındaki Mustafa’yı boğdurtursa ve sonra kazara kendisine de bir emrihak vaki olursa, Osmanlı tahtı sahipsiz kalacaktı. Onun için Mustafa’yı “akılca zayıftır size bir ziyanı dokunmaz” gerekçesiyle boğdurtmadılar ve kendisini bir kafese kapamakla yetindiler. Böylece Fatih’in 1477’den sonra resmileştirdiği “kardeşin kardeşi öldürme” yasası, sünnet bile olmadan padişah olmuş Ahmet’in küçüklüğü yüzünden azıcık rafa kalktı.
Sultan I. Ahmet’i de tahta çıktıktan sonra sünnet ettiler.
-I. Ahmet, on dört yıl kalabildi iktidarda ve yirmi sekiz yaşındayken öldü. Tarih 1617. Sultan I. Ahmet, sünnet olmadan tahta çıkmış, ama yirmi sekiz yaşında öldüğü zaman arkasında bir Sultanahmet Camii ve yedi şehzade bırakmıştı: Osman, Mehmet, Murat, Beyazıt, Süleyman, Kasım ve İbrahim. En büyük Şehzade Osman, henüz on üçündeydi. Ve ilk kez tahta, bir padişahtan sonra — çok küçük olduğu için— oğlu değil, kardeşi çıktı.
Kanuni’yle birlikte kendiliğinden yeni bir gelenek başlamıştı. Tahta çıkan şehzadeler ya hayatta tek olan şehzadelerdi, ya en büyük olan şehzadelerdi. Ve I. Ahmet’ten sonra yeni bir gelenek daha başlıyor, ölen padişahın kardeşi Mustafa tahta çıkıyordu. Tarih 1617.
I. Mustafa, tahta çıktığı zaman yirmi yedi yaşındaydı. Ne var ki düpedüz deliydi. Cinneti saklanamayacak bir duruma geldiğinden, saltanatı ancak üç ay on gün sürebildi ve kendisini tahttan indirdiler.
Böylece I. Mustafa da, Timur’un yenip tutsak alarak tahttan indirdiği I. Beyazıt’tan ve Yavuz Selim’in ordu tehdidiyle tahttan indirdiği babası II. Beyazıt’tan sonra, kendi iradesi dışında tahttan indirilmiş üçüncü padişah oluyordu.
-Mustafa’nın üç aylık saltanatından sonra, Osmanlı tahtına ister istemez I. Ahmet’in büyük şehzadesi on üç yaşındaki II. Osman çıkarıldı. Tarih 1618.
II. Osman’ın, tarihsel lakabıyla Genç Osman’ın, altı erkek kardeşi vardı. Çocuk padişah bir süre dokunmadı onların hayatına. Hepsi kapatıldıkları kafeslerde, her gün cellât bekleyerek, nefes alıp vermeye devam ettiler. Ancak II. Osman, iktidarının üçüncü yılında Lehistan seferine çıkarken, kendisinin yokluğunda herhangi bir “olupbitti” olasılığını engellemek için, altı kardeşinden en büyüğü olan Şehzade Mehmet’i boğdurttu. Tarih 1621.
Oysa bir yıl sonra kendisini de yeniçeriler devirip öldürecek ve tarihe Osmanlı sultanları arasında tahttan indirilmiş dördüncü, ama tahttan indirildikten sonra öldürülmüş ilk padişah olarak geçecekti.
Saray dışındaki idam uygulamaları, çokçası mahkûmun palayla kafası kesilerek yapılırken, hanedan üyesi olan kişiler neden kementle boğularak öldürülüyordu?
Bu konuda Prof. Ahmet Mumcu, “Osmanlı Devleti’nde Siyaseten Kati” adlı yapıtında şöyle diyor:
“Kanunname gereğince (Fatih yasası), idam edilen kardeş ve yeğenlerin katli için soruşturma ve yargılama yapılması ve fetva alınması gereksizdir. Zira onlar, kanun gereğince ‘yaşaması mümkün olmayan’ kimselerdir. Bu yüzden cülus vaki olunca derhal katledilirler. Bu hal kardeş katlini doğuran sebeplerin ortaya çıkardığı bir usuldür.
…Hanedan üyelerinin İdamının İnfazında ise eski Türk-Moğol geleneğine büyük bir titizlikle riayet edilirdi. Osmanlı Devleti’nde kuruluşundan itibaren, katledilen bütün hanedan üyeleri ‘kanları akıtılmadan’ yani boğularak idam edilmişlerdir.
Frazer’in İncelemelerine göre kan en önemli tabulardan birisidir. Bu tabuya dünyanın çeşitli yerlerinde rastlanır. Orta Asya’da da bu göze çarpar. Moğollar, yenecek hayvanları bile kan dökmeden öldürürler ve bu hususa riayet etmeyeni idam ederlerdi.
…Bu yasağın hanedan üyelerine de yaydırılmasının sebebi anlaşılmaktadır. Bildiğimiz gibi hanedan kutsaldır. O halde kutsal olan bu kimselerin katlinde kanlarının akıtılmaması gerektir.
…İdam edilecek bütün hanedan üyeleri mutlaka kement ile boğulurlar, doğum anında katledilecek yavrular da göbekleri düğümlenerek öldürülürlerdi. Zira onların bile kanlarının akıtılması Osmanlı hanedanına saygısızlık addedilirdi. Hanedan üyelerinin kanlarının akıtılmadan idam edilmesine yalnız III. Selim’in katli istisna teşkil eder. Bunun dışında kan akıtmama yasağına riayet edilmiştir.”
“…Yüksek devlet memurları da asil sayılarak, istisnaları dışında bu yasağa riayet edilerek idam edilmişlerdir.” “Katledilen hanedan üyesinin cesedine ihtimam edilir. Kafası kesilmez. Ekseriya babalarının türbelerine gömülürler. Mamafih tabii ki bu hususlarda istisnalar olabilir.”
Örneğin Yıldırım’dan sonraki kardeşler kavgası sırasında Edirne’de saltanat kurmuş olan Süleyman Çelebi’yi katledenler onu boğduktan sonra, kestikleri kafasını kardeşi Musa Çelebiye götürmüşlerdir. Bundan sonra Musa Çelebi’nin de ortadan kaldırılması sırasında cesedinden kafası kesilerek kopartılmış ve kardeşi Mehmet Çelebi’ye götürülmüştür.
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu 1300 yılından, II. Osman’ın zorla tahttan indirildiği 1622 yılına kadar, tam on altı hükümdar gelip geçmiştir iktidardan.
-II. Osman’ın öldürülmesinden sonra ikinci kez tahta çıkan Deli Mustafa, akli dengesini tümden yitirmişti. Her yönde anarşi kol geziyordu. Hazine ise tamtakırdı. Sarayın önde gelen kişileri, kendi aralarında karar alıp, Deli Mustafa’yı 9 Eylül 1623 Pazar günü, ikinci kez yine indirdiler tahttan ve yerine o tarihte I. Ahmet’in en büyük şehzadesi olan on bir yaşındaki IV. Murat’ı çıkardılar.
IV. Murat da önce, tıpkı II. Osman gibi kardeşlerine dokunmadı. Hani nerdeyse Fatih’in yasası artık iyice uygulamadan çıkmak üzereydi.
Ne var ki dış seferlere çıkarken, içerde beklenmedik bir iktidar değişikliği olmasından kaygı duyuyordu. Bu yüzden Revan seferine başlamadan kardeşlerinin en büyükleri olan Şehzade Beyazıt ile Şehzade Süleyman’ı boğdurttu, Tarih 1635.
Bağdat seferine çıkarken de Şehzade Kasım’ı boğdurttu. 1638. Böylece yirmi sekiz yaşında ölen I. Ahmet’in yedi şehzadesinden sadece ikisi kalmıştı hayatta. Biri iktidardaki IV. Murat, öteki de saray kafesindeki şehzade İbrahim.
-IV. Murat’ın saltanatı on yedi yıl sürdü. O da babası gibi yirmi sekiz yaşında ölüverdi. Hem de dünyaya hiçbir şehzade getirmeden. Tarih 1640. Tahtın tek varisi, IV. Murat’ın son kardeşi I. İbrahim’di.
Amcası Deli Mustafa gibi akli dengesi tam olmadığından, onun da adı Deli İbrahim’e çıktı. İktidarı sekiz yıl sürdü. Askeri ocaklardan samur vergisi almaya kalkması üstüne, yeniçerilerle birlikte Şeyhülislam Abdurrahim Efendi ile ulema ve bazı önde gelen kişiler, Sultan I. İbrahim’i tahttan indirip, yerine yedi yaşındaki büyük oğlu IV. Mehmet’i geçirdiler. 7 Ağustos 1648 Cumartesi.
Sonradan Şeyhülislam olan Bahai Efendi, I. İbrahim’in tahttan indirildikten sonra kapatıldığı yeri şöyle anlatıyor:
“Hemen hayyen (diri diri) defnolundu; zira bir gusülhane ve bir abdesthane ile bir ocağı havi iki küçük oda ile bacası gökyüzüne bakan bir ocak ve bir yemek sahanı sığacak kadar bir pencere yeri olup başka hiçbir taraf görünmez idi.”
Bundan sonra ne olup bittiğini Uzunçarşılı’nın kaleminden okuyalım: “Bu kadar ihtimam gösterilen hapis hayatı, Sultan İbrahim’in dışarı çıkabilmesini önledi ise de ağlayıp bağırmasına tahammül edilmez olmuştu. Hatta bazı Enderunluların, aralarında görüşerek kendisini tekrar cülus ettirmek istedikleri dışarıdan duyulduğu gibi, kapıkulu süvarileri de, padişah henüz çocuktur, memleket işlerini bilmez, yine babasının hükümdar olması lazım gelir, yollu sözlerle ve İbrahim’in hal’ine itiraza başlamaları üzerine devlet ekranı telaşa düşüp ‘Mademki İbrahim hayattadır, nizam-ı âlem olamaz’ diye ağalarla beraber öldürülmesine karar verdiler.
…(Ocaklının sadarete getirdiği) Veziriazam’la Şeyhülislam’ın adamları, İbrahim’in bulunduğu yerin kapısını yıktılar; öldürülmek istendiğini anlayan İbrahim:
“Beni göz göre göre öldürüyorlar, benim iyiliğimi görmüş olanlardan bana acıyacak kimse yok mu? Diye feryada başlamıştı. Taş yürekli cellât Kara Ali bile kaçmış, bir tarafa sinmişti. Veziriazam Sofu Mehmet Paşa, Kara Ali’yi saklandığı yerden çıkararak döve döve Sultan İbrahim’i boğmaya götürdü…”
Deli İbrahim boğularak öldürüldüğünde otuz beş yaşındaydı.
On sekiz padişah arasında zorla tahttan indirilmiş dördüncü ve indirildikten sonra da öldürülmüş ikinci padişah oluyordu.
Gerçi Yavuz Selim de, babası II. Beyazıt’ı tahtından indirdikten sonra zehirleterek öldürtmüştü ama o ölüm bir ayaklanma sonucu ve bir idam biçiminde olmamıştı.
 
-İbrahim’in yedi yaşında tahta çıkarılan büyük oğlu IV. Mehmet, tıpkı dedesi I. Ahmet gibi padişah olduktan sonra veziriazam kucağında sünnet oldu. Ve tam otuz dokuz yıl kaldı iktidarda. Avlanmayı çok sevdiği için adı Avcı Mehmet’e çıkmıştı. Babaannesi Kösem Sultan, Avcı ilk tahta çıktığında, onu zehirletmek istemişti. Böylece Avcı’nın annesi Turhan Sultan devre dışı kalacaktı. Ve altmış beş yaşındaki Kösem’in, kocası I. Ahmet ve oğullan IV. Murat’la Deli İbrahim dönemlerinde çok güçlü öten borusu, yeniden çınlamaya başlayacaktı. Kösem’in komplosu haber alındı ve küçük Mehmet, babaannesini perde ipiyle boğdurtarak öldürttü. Avcı Mehmet de otuz dokuz yıllık iktidarının sonunda, veziriazamlıktakini üstüne birtakım kulis entrikalarıyla ilgili olarak sarayın önde gelen kişilerinin kararı ve kendilerini yeniçerilerin desteklemesiyle tahtından zorla indirildi. 1687.
-Yerine kardeşi II. Süleyman geçirildi.
Ağabeyi Avcı Mehmet’in iktidarı boyunca kafeste hapis yatan II. Süleyman, kendini tahta çıkarmak için gelenleri, canına almaya gelen bir infaz heyeti sanarak, Kızlar Ağası’na: İzalemiz emrolundu ise söyle, iki rekât namaz kılayım. Andan sonra emri yerine getir, çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim, her gün ölmektense bir gün evvel ölmek yeğdir, bir can için ne bu çektiğimiz korku” diye ağlamaya başlamıştı. Ağa ise öpmek için Süleyman’ın ayağına kapanmış şöyle diyordu: Estağfurullah hâşâ ki size bir kast ola, taht kurulmuş, cümle kulların size bakar…
II. Süleyman kafesten çıkarıldığında, üstü başı perişandı. Hemen bir samur kürk getirip giydirdiler ve öyle çıkardılar tahta. 9 Kasım 1687. Süleyman kırk yedi yaşındaydı o tarihte.
Tahttan indirilen Avcı Mehmet’e gelince… Kızlar ağası Ali Ağa, yeni padişah II. Süleyman’ın hatt-ı hümayununu getirdi kendisine ve: Muradullah bu imiş, buyurun hapishaneye, dedi. IV. Mehmet sordu: Bize katl var mıdır? Ağa: Hayır, dedi, sadece hapis emrolundunuz.
Ve IV. Mehmet, iki oğlu Mustafa ve Ahmet’le birlikte kardeşi Süleyman’ın kırk yıldır oturduğu Şimşirlik Dairesi’ne götürülerek kafese kondu. …Elli üç yaşına kadar beş yıl daha yaşadı ve Ocak 1963’te öldü. Annesi Turhan Sultan’ın yaptırmış olduğu Yeni cami’deki türbeye defnedildi.
Avcı, on dokuz padişah arasında devrilmiş altıncı padişah oluyordu.
Oğulları II. Mustafa ile III. Ahmet de, yine ilerde tek tek devrileceklerdi.
Fransız Devrimi, kendisiyle başlayan dönemi, monarşi döneminden giyotinle kesercesine koparıp ayırmıştır. Kültür birikimlerinin ortak bahçesi ise aşırı bir bağnazlıkla tümden tarumar edilmemiştir. Bizde ise tam tersi oldu. Cumhuriyet dönemi, monarşi dönemlerinin egemenler despotluğundan kendini bir türlü kurtaramadı. Buna karşılık kültür birikimlerinin ortak bahçeleri temelinden depreme uğratıldı.
Bir gün Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla Ankara Palas’ta baş başa öğle yemeği yerken, kendisine bu sakatlıkla çarpıklığın nereden kaynaklandığını sormuştum. Ankara’nın devlet yönetecek kadroları yoktu. “Hepsi yavaş yavaş Osmanlı Babıâli’sinden taşındı Ankara’ya. Onlar da eskiden bildiklerini yeniden okumaya koyuldular”, demişti.
Eski bildiklerini, Cumhuriyet döneminde de okumayı sürdüren, Osmanlı Babıâli’sinin değeri öneminin çok altındaki “bakiyyet-üs-süyuf’u…
Abdülhamit’le I. Vahdettin dışında, Osmanlı övgüsü, eski zamanlardakini de aşan bir abartma kanatlanmasına ulaştı.
Öyle ki, kaydıra, yuttura, yuvarlaya bir yakıştırmacılık yelpazeciliği, karşı çıkılmaz bir resmi felsefe halini aldı.
Tarih üstündeki bilimsel arantılarla, analitik bakışlar ve sanatsal yaklaşımlar bir kıyıya itilince, beyinsel yaratıcılık ve özellikle de yazarlık iyice mumyalanmış oldu.
Kendi masallarının içine gömülen megalomanik bir rüzgârlanma sarhoşluğu ise; bilimsel gerçeklerle sanatsal yaratıcılıkların, ikiz aynalar gibi birbirini sonsuzlaştırdığı evrensel platformlarda, çok prestij kaybettirdi bize…
Ayrıca toplumu, gerçek dışı avuntuların içine soktuk. Ve tarihsel olaylarda asla kıyaslamalı bir gerçekçiliğe yönetemedik. Bu da genç kuşakların dikkat ve ilgisini, dünyadaki değişik dönemlerin özelliklerine karşı diri ve taze tutma yerine, onları iyice pörsütüp yoz bir şişirmeciliğe sürükledi.
Osmanlı Babıâli’sinin eski esnafı, belki böylece kendi değersizliğini, “önemli kişi” görüntüleriyle maskelemeyi başardı, ama Cumhuriyet’in de yeni bir dönem olma iddiasını bir hayli küllendirdi.
Sonuç, 20. yüzyılda da çağı yakalayamadık; hak ve hukuk anlayışından hâlâ yoksun bulunduğumuz suçlamalarından da yakamızı kurtaramadık.
Onaltıncı yüzyıl, Rabelais gibi, Montaigne gibi, Cervantes gibi büyük romancılarla, yazar ve düşünürlerin çıktığı; edebiyatla felsefede Rönesans’ın yıldız yıldız çiçeklendiği bir yüzyıldır…
Bizde ise o yüzyılda saray okumuşları, hangi şehzadeyi padişah yapıp, hangi şehzadeyi kazıklarım diye düzmece mektuplar yazmakla uğraşıyorlardı. Fuzuli gibi, Baki gibi büyük ozanlar ise, şiirin içinde, ama düzyazı ile matbaa üretiminin çok dışındaydılar.
Şayet yazı ve düşünce yaratıcılığı, bizde de geleneksel bir kurumlaşma göstermiş olsaydı; 20. yüzyılın ilk yarısında ne Refik Halit’i yirmi iki yıl sürgünde tutar; ne Nazım’la Kemal Tahir’i on dört yıl hapiste tutar; ne Sabahattin Ali’yi kafasına odun vurarak öldürürdük…
Yazı ve yazar düşmanlığı tefrikasının, bitip tükenmediği cumhuriyetlerle demokrasilerde; tarih de, kendi gerçeklerinin canlılığında değil, resmi görüş yakıştırmacılığının, sarkık bir terlik ponponu iğretiliğinde kalıyor. On yedinci yüz yıl biterken Osmanlı egemenleri hâlâ daha, öldürme ve ölme saraları içinde, dış dünyalardaki gelişmelerden habersiz, kendi yüceliklerinin hipnozlarına kilitlenmiş duruyorlardı.
-IV. Mehmet, otuz dokuz yıllık bir iktidardan sonra tahttan indirilip yerine kardeşi II. Süleyman çıkarıldığı zaman, kimsenin ne yeni keşfedilen basınç yasalarından haberi vardı, ne Amerika’dan Avrupa’ya akan altınlardan, ne de Batı tiyatrolarından…
Tahttan indirilince, oğullarıyla kardeşlerinin kapalı tutulduğu kafese konan Avcı Mehmet, ne halt etmeye annesi Turhan Sultan’ın sözünü dinleyerek kardeşi Süleyman’ı boğdurtmadığına yanıyordu.
Osmanlı sarayında kardeşin kardeşi öldürme dönemi artık kapanmıştı. Her şehzade yaş sırasıyla, birbirinden sonra tahta çıkıyordu. Yani artık kendiliğinden “seniorat” düzeni denilen, kardeşlerin yaş sırasına göre hükümdar olma düzeni kabul edilmiş oluyordu.
-Avcı Mehmet’in kardeşi II. Süleyman dört yıllık bir iktidardan sonra, kırk dokuz yaşında öldü. 1691. Yerine, kırk sekiz yaşındaki küçük kardeşi II. Ahmet geçti. Onun da iktidarı dört yıla yakın sürdü. Kırk üç yıl boyunca bir kafesin içinde, her iki ağabeyinden sonra padişah olmayı beklemiş; ne çare ki bu uzun bekleyişe karşı, sadece üç yıl, sekiz ay, yirmi beş günlük bir saltanatla yetinmek zorunda kalarak, elli iki yaşında dünyadan ayrılmıştı. 1695.
-Deli İbrahim’in üç oğlu da padişahlık sırasını savmış olduğu için, artık sıra Avcı Mehmet’in büyük şehzadesi II. Mustafa’ya gelmişti. I. Mustafa otuz iki yaşında hükümdar oldu. Osmanlı tahtı 18. yüzyıla onun padişahlığında girdi.
Kendisi iktidarda sekiz yıl kalacak ve tıpkı babası, dedesi ve dedesinin büyük ağabeyi gibi saltanattan yeniçerinin ayaklanmasıyla indirilecekti.
Ve o güne dek tahta çıkmış yirmi iki hükümdar içinde, yedinci devrik padişah olmak da ona rastlayacaktı.
Olayların özeti:
1- II. Mustafa da, tıpkı babası Avcı Mehmet gibi, Edirne’de oturup avlanmaya meraklı idi… İstanbul’la yeterince ilgilenmiyordu.
2- Şehzadeliğindeki hocası Feyzullah Efendi’yi, yanına getirtip, Şeyhülislam yapmıştı. Feyzullah Efendi ise, tüm devleti kendisinin yönettiği inancıyla ne oldum delisi olmuş, hısım akrabasını en üst yerlere yerleştirmiş, karşısında da bir yığın düşman biriktirmişti.
3- Veziriazam Rami Mehmet Paşa’nın da göz yummasıyla İstanbul’da bir başkaldırı örgütü kuruldu, örgüt büyüdükçe büyüdü. Adeta İstanbul’a el koydular ve Edirne’deki II. Mustafa’ya bir kesin uyarı heyeti gönderdiler, Özellikle Şeyhülislam Feyzullah Efendi’yle oğlu ve yakınlarının azledilerek kendilerine teslim edilmeleri isteniyordu.
4- Feyzullah Efendi, Edirne’ye gelen heyetin ne istediğini bildiği için, heyet üyelerini Edirne dışına sürdürdü. Padişah bu olayı geç öğrendi. Ve Feyzullah Efendi’yi hemen azletti ama iş işten geçmişti.
5- İstanbul’daki isyancılar, II. Mustafa’nın kardeşi III. Ahmet’i padişah ilan ettikten sonra Edirne’ye yürüdüler. Edirne’deki askerde II. Mustafa’ya sadık kalacağına dair “Kuran-ı Kerim, ekmek, tuz ve kılıç” üstüne yemin ettiği halde, İstanbul kuvvetleri Edirne yakınlarına gelip mevzilenince, onlarla birleşiverdi. Bunun üzerine II. Mustafa Edirne sarayında annesinin yanına gelerek:
“Kul beni tahttan indirmişler, yerine karındaşım Sultan Ahmet’i padişah eylemişler; Allah mübarek eyleye, evlatlarım ve hassaten cariyelerim kendiye Allah emaneti olsun“, demiş ve beş oğluyla birlikte, biraderi Ahmet’in Edirne’deyken oturtulduğu ‘daire-i uzlet’e çekilmişti.
6- Azledilip Erzurum’a sürülen Feyzullah Efendi, Edirne’ye geri getirtilerek oğullarıyla birlikte zindana atıldı ve kendilerine servetlerinin yerlerini söylemeleri için ağır işkenceler yapıldı. Feyzullah Efendi de, oğulları da işkenceye dayandılar ve hiçbir şey söylemediler.
Yeni padişah III. Ahmet’in izniyle, eski Şeyhülislam Feyzullah Efendi, zindandan çıkarılarak bir hamal beygirine bindirildi ve Bitpazarı’na getirilerek orada kafası kesildi.
“Bundan sonra ayak takımından bazıları, maktulün ayağına ip takmışlar ve zorla öç yüz kadar Hıristiyan’ın eline verip, papazlara ayin yaptırarak bir buçuk saatlik yerden yeniçeri karargâhına getirdikten sonra cesedi Tunca Nehri’ne atmışlardır. Başı bir sırığa takılıp gezdirildikten sonra, o da Tunca Nehri’ne atılmıştır.
Bir zaman sonra kendisini sevenler, cesedini gizlice Tunca’dan çıkarıp Edirne’de Sitti Sultan Camii yakınındaki Abdülkerim mektebinin avlusuna gömmüşler.” .
II. Mustafa, gerek bir anda patlayıp büyüyen olaylar, gerek tahttan indikten sonraki bunalımlı günler sırasında, sağlığını iyice yitirmiş ve yatağa düşmüştü. O arada mesanesi de tıkandığından bir daha yataktan kalkamadı. 29 Ocak 1704 Cumartesi günü, kırk bir yaşında dünyadan ayrıldı. Babası Avcı Mehmet’in Yeni cami’deki Türbesinde onun ayakucuna defnedildi. Tarihlerin “I. Edirne vakası” diye adlandırdığı ayaklanmaların bir sonucu da bu…
Şehzadeler, artık eskisi gibi ne padişah olunca boğdurtuyorlardı küçük kardeşlerini; ne de padişahken devrilen ağabeylerinin tahtına geçince, devrik büyük kardeşlerini.
Ne de olsa 18. yüzyıla girilmişti. Veziriazamların arada sırada boğdurulması sürse de, şehzadelerin öldürülmesi mayna olmuştu. Kardeşler, tıkıldıktan kafeslerde, yaş sırasına göre padişah olma gününü bekliyorlardı. Her padişahın en büyük oğlunun tahta çıktığı “primogenitur” düzeni, Kanuni’den I. Ahmet’e kadar sürmüş; sonra da -olayların zorlamasıyla- yerini “seniorat” düzenine bırakmıştı. Saltanat babadan sadece büyük oğula değil, yaş sırasına göre kardeşten kardeşe de kalmaya başlamıştı.
Prof. Ahmet Mumcu, “seniorat” düzeninin, yeni bir siyasal cinayet türü geliştirdiğini söyleyerek şunları yazıyor:
“Kardeş katlinin kalkması, başka çeşit bir katlin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Sarayda, Özel dairelerinde bir çeşit hapis hayatı yaşayarak, saltanat sıralarını bekleyen şehzadeler, sınırlı sayıda cariyeler ile temasta bulunabilirlerdi. Bu cariyelere temastan önce ve sonra çeşit çeşit, gebeliğe engel olucu ilaçlar içirilirdi. Eğer bu ilaçlar gebeliği önleyemezse o zaman çocuk, doğar doğmaz, derhal öldürülürdü. Bu çirkin geleneğin ne zaman kalktığını kesin olarak bilemiyoruz. Herhalde XIX. yüzyıl başına kadar devam etmiş olmalıdır.”
Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı da “Osmanlı Devleti’nde Saray Teşkilatı” isimli kitabında şehzadelerle ilgili şu bilgileri veriyor:
“Şehzadeler inziva hayatında cariyeler tarafından tahsil görürler ve bazıları can sıkıntısından vakit geçirmek için mücevhercilik, kuyumculuk, tornacılık gibi sanat öğrenirler; ok ve yay yaparlar, bağa ve fildişi ve abanoz işlerler, sahtiyan üstüne nakış yaparlar, yazı yazarlar ve Kuran-ı Kerim İstinsah ederlerdi. Birinci Mahmut (devrik II. Mustafa’nın oğlu) mücevhercilikte mahirdi.
Şehzadeler bu kafes hayatında yaşarken yetişmiş ve teehhül çağına gelmiş iseler hizmetindeki cariyelerle vukua gelen temasta cariye gebe kalıp çocuk doğurursa, doğan çocuk derhal ifna edilirdi; fakat bazen habersizce doğan çocuğun hariçte bir sütanaya verilip büyütüldüğü vaki; fakat pek enderdi. Mesela I. Abdülhamit’in (devrik III. Ahmet’in oğlu) kafes hayatında iken doğan bir kızı bu surette büyütülmüş ve kendisine Ahretlik Hanım denilmişti.”
-I. Mustafa’nın yerine çıkan kardeşi II. Ahmet, padişah olduğu zaman yirmi dokuz yaşındaydı. Onunla Osmanlı tarihinde bir başka dönem daha başlıyordu. Daha ince, daha süzülmüş, daha renkli ve hayatın sade kahrı değil, tadı da olduğunu görmeye başlayan bir dönem…
Sonradan Yahya Kemal’in “Lale Devri” adını taktığı bu dönemin gerçek mimarı, Veziriazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ydı.
İcadından 289 yıl sonra da olsa, ilk matbaa Nevşehirli zamanında kuruldu İstanbul’da, ilk basılan kitap Vanlı Mehmet bin Mustafa’nın ‘Vankulu Lûgatı’ydı… Tarih 31 Ocak 1729, Bin nüsha basılmış ve ciltsiz olarak tanesinin 35 kuruştan satılması, İstanbul kadısınca uygun görülmüş.
 
İhtilalcilerin iktidara getirdiği Lale Devri Sultanı III. Ahmet de Patrona Halil’in başını çektiği bir sokak ayaklanmasıyla tahttan indirilmişti
Üçüncü Ahmet’in saltanatı yirmi yedi yıl sürdü. Ve Patrona Halil’in başını çektiği bir sokak ayaklanmasıyla tahttan indirildi. Böylece 23 padişah arasında devrik sekizinci hükümdar olmak talihsizliği de ona rastladı.
Bugün devlet arşivlerinde henüz elden geçirilerek derlenip düzenlenmemiş doksan milyona yakın belge bulunduğu söylenir.
Kendi aile ortamlarımızda da, daha önce yaşamış olanlardan arta kalmış mektupları, fotoğrafları kitapları, yazıları, defterleri doğru dürüst toparlayarak, kuşaklardan kuşaklara miras kalacak bir aile arşivi yaratmaya merak sarmış kaç insanımız vardır?
Ne mezarlıklarımızın açık seçik bir planıyla envanterlerini yapmışızdır; ne eski mahkeme kararlarını bilgisayarlara yükleyerek hukukçularla toplumun yararlanabileceği bir adalet arşivi kurabilmişizdir ne de geçmişteki yaşamlarla günümüz arasında sevimli bir el sıkışmayı canlı tutabilmişizdir…
Örneğin otuz altı padişahtan on dördünün devrilmiş olması, neden kamuoyuna tam mal edilmemiştir bilinmez…
-Bunlardan sekizincisi de Lale Devri’nin ünlü padişahı III. Ahmet’ti. Ağabeyi II. Mustafa’nın devrilmesinden sonra, 1703’te otuz yaşındayken tahta çıktı. Yirmi yedi yıl kaldı iktidarda.
Patrona Halil olayı diye bilinen, pek de büyük sayılamayacak bir halk ayaklanmasıyla tahtından inmek zorunda bırakıldı. Tarih 1730. Patrona Halil ayaklanması, değişik büyüteçler altına konarak, tekrar tekrar incelenmesi gereken tuhaf bir olay…
Toplumdaki üretim kurumlarıyla, ona bağlı yaşam biçimlerinde eski alışkanlıklarla köklü bir geleneksellik ağırlığını sürdürürken, saray çevreleriyle o çevrelerin uzantısında daha renkli, daha ince, daha zarif bir dönemin kendiliğinden uç göstermesi; gönüllerinde yatan aslanlara rağmen aradıkları itibarı bir türlü bulamamış olan sarıklı ve kavuklu Osmanlı politikacılarına tam bir provokasyon ortamı yaratmıştı.
Sokağı ayaklandıracak kışkırtıcı kundaklamaların her türlü fitili hazırdı.
Kaldı ki artık pek bir işe yaramadığı iyice ortaya çıkan yeniçeri örgütünü değiştirmek için de bazı yeni girişimler başlamıştı.

III. Ahmet’in veziriazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Üsküdar’da yeni bir kışla yaptırarak, Fransa’dan getirttiği uzmanlarla, askerlikte çağdaş yöntemler uygulamaya kalkmıştı.


-----------------Devam Edecek---------------------


__________________