Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Forumlar » Genel » Şiirbaz Sultanlar » (36)-Şair padişahlar ya da padişah şairler

Yazar Mesaj   #1044  2016-01-02 03:45 GMT  

Online status admin



Administrators



Mesaj: 1952
Şehir: Ankara
Ülke:
Meslek: Site Yöneticisi
Yaş:

Padişahlara baktık ve gördük ki kimi şair doğmuş sonradan padişah olmuş, kimi doğuştan hem şair hem de padişah. İşte Osmanlı’nın şair padişahları ya da padişah şairleri...



 

Osmanlı Sarayı’nda ayrı bir yeri vardı şairlerin. Padişah meclislerinde ağırlanır, himaye edilir, korunup kollanırlardı. Bu durum, şehzadelerin de şairlerle bir arada vakit geçirmesi, dolayısıyla şiire ilgi duyması, genç yaşta şiir yazmaya başlaması sonucunu doğurmuştu. Bazısı için bir hevesti şiir yazmak, bazısı içinse bir tutku. 

Çoğu, tahta çıktıktan sonra da yazmayı sürdürdü. Osmanlı padişahlarının şiir yazması bir gelenek haline geldi. Aralarından bazıları öyle yetenekliydi ki, büyük şairlerin yazdıklarıyla boy ölçüşecek derecede iyi şiirler söylediler, gazeller yazdılar. Hatta bir kısmı divan düzenledi.

O padişahlara baktık ve gördük ki kimi şair doğmuş sonradan padişah olmuş, kimi doğuştan hem şair hem de padişah. İşte Osmanlı’nın şair padişahları ya da padişah şairleri...

Avnî Divanı ilk kez Berlin’de basıldı
Farsça, Arapça, Yunanca ve Slavca bilen Fatih, çocukluğundan itibaren sanatla iç içe olmuştu. Musikiyle ilgilenen padişahın çıktığı seferlerden âlim ve sanatkârlarla döndüğü rivayet edilir, himayesindeki âlim ve sanatkârlarla haftada iki kez bir araya geldiği bilinirdi. Avnî mahlasıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmed), ilk kez 1904’te Berlin’de basılan “Avnî Divanı”nda alışılageldiği üzere ölüm karşısından çaresizlikten, gerçek dost bulmanın zorluğundan, anlaşılamamaktan, dünyevi zevklerin geçiciliğinden, aşktan, ayrılıktan, güzellerin eziyetinden bahsetti: Cinnet sahrası içinde felekte başuma yağan / Cefa taşlarını cem eyledüm, sengi mezar itdüm.

Aldı aklım yine bir nevres Nihal
Toprak kaybederek küçülen Osmanlı’nın iç ve dış sorunlarıyla uğraşıp “Biz Batı medeniyetine mensubuz” diyerek ıslahat çalışmalarını sürdürürken şiire de beste yapmaya da vakit buldu. Amcası III. Selim’in gözetimindeki eğitimi sırasında hattatlık öğrenmişti. Adlî ve Adil mahlaslarını kullanan II. Mahmud, şiirlerini el yazısıyla yazdı. Gazelleri, gelenek icabı şiir yazan bir padişahın karalamalarından uzaktı. Buselik makamından bir şarkısından iki dize: Aldı aklım yine bir nevres Nihal / Penbeden nazik teni bir mehcemal.

Musam eğlendi gelmedi
Kahveyi, tütünü, toplantı yapmayı, yatsıdan sonra fenersiz gezmeyi ve içkiyi yasaklayan, damlara çıkardığı adamlarına bacaları koklatıp tütün kokan yerleri bastıran, geceleri tebdil gezip sarhoş avına çıkan, ne var ki kendi nefesi her dem alkol kokan IV. Murad küçük yaşlarda başlamıştı şiir yazmaya. Devlet meseleleri ile ilgili sorulara dizelerle yanıt verirdi. Bağdat’a gönderdiği Hafız Paşa kendisinden yardım istediğinde henüz on üçündeydi ve kaleme sarılıp şu dizeleri yazmıştı: Hâfızâ Bagdâda imdâd itmege er yok mıdur / Bizden istimdâd idersün sende ‘asker yok mıdur.

Kızı Kaya Sultan ile evlendirdiği ilk gözdesi Musa Melek Çelebi ihtilalciler tarafından öldürüldüğünde ise dilinden şu dizeler dökülmüştü Muradî mahlaslı padişahın: Yola düşüb giden dilber / Musam eğlendi, gelmedi / Aceb yolda yol mu şaşdı / Musam eğlendi, gelmedi.

Musiki üstatları hakkını teslim etti
Heybeliada’daki Bahriye mektebini açtıran, kara ordusuna bilim adamları yetiştirecek mühendislik okulunu kurduran, askerî okullarda okutulmak üzere batıdan fen kitapları getirtip çevirten III. Selim, babası III. Mustafa’nın yarım kalan ıslahat çalışmalarını devam ettirmeye kararlıydı. Ne var ki bir devlet adamının sahip olması gereken kudret onda yoktu. Yeniçeriler tarafından katledilirken cebinden şu beyit çıkmıştı: Kendi elimle vâre kesüb verdiğim kalem / Fetvâi hûni nâ hakkımı yazdı ibtidâ.

Şehzadeliği boyunca çok okuyan, el yazısı çalışan padişahın ismi daha ziyade divanı, musikiye ilgisi ve besteleri ile anıldı. Başta Hammamîzade İsmail Dede Efendi olmak üzere devrin musiki üstatları hakkını teslim ettiler. İlhamî, İlham, Selm ve Selimî mahlaslarıyla yazan III. Selim’in bir hüzzam şarkısı: Gönül verdim bir civâne / Derdinden oldum divâne / Gel efendim girme kaane / Ben seni virmem cihâne.

Kimsenün inkisârını alma
Tahta çıkmasın diye yedi yıl karanlık bir odaya kapatılan, sonrasında sınırlı bir hürriyet elde edebilen III. Ahmed otuzunda, hiç beklemediği bir anda padişah oldu. Emrine amade imparatorluk servetiyle gösterişli bir hayat yaşamaktan çekinmedi. İstanbul halkı nohudu kavurup kahve niyetine içerken, padişah ve maiyetindekiler yazları lale bahçelerinde, kışları helva gecelerinde eğleniyordu. Onlar diplerine minik kandillerle prizmalar yerleştirilmiş lalelerin seyrine doyamazken halk evinde karanlıkta oturuyordu. Tahtı bırakmak zorunda kalması sürpriz değildi. Necîb mahlasını kullanan III. Ahmed’in de divanı vardı ve yeğeni olan halefi I. Mahmud’a kendi yaptığı hataları tekrarlamaması için dizeler yoluyla öğütler vermişti: Hayr-endiş ey vücûd-ı kerîm / Kimseye itme kendini teslîm / Hâcet ashâbına ‘adâlet kıl / Fukarâ hâline ri’âyet kıl / Kimsenün inkisârını alma / Benüm itdüklerime hem kalma.

Bâkî, beyitlerine nazireler yazdı
Sarayda sanatkârlarla toplanma geleneğini o bozdu. Meclisinde sanatkârlar yerine avuç avuç altın dağıttığı çengilerle köçekleri, dalkavuklarla soytarıları ağırladı. Oysa kendisi de bir sanatkârdı. III. Murad’ın Murad ve Muradî mahlasları ile Osmanlıca, Arapça ve Farsça yazdığı şiirler, dönemin şairlerinin beyitleriyle boy ölçüşecek kadar iyiydi. Öyle ki, Bâkî bile onun beyitlerine nazireler yazmıştı. Padişahlık yılları imparatorluk servetini savurmakla, umursamazlık içinde eğlenceyle geçen III. Murad’ın sadrazamların devlet işleri ile ilgili yazdığı yazılara verdiği manzum cevaplar, imparatorluk sorunlarıyla meşgul edilmek istemediğini açıkça gösteriyordu:  Bu arzı bir dahi tedkike himmet / İdersen elbet eylersin isâbet .

Divanı olan III. Murad’ın muhabbete düşkünlüğünü dile getirdiği gazellerinden biri:  Benim virdi zebanımdır muhabbet / Hayatı cavidanımdır muhabbet / Cenabı Zülcelal rehberimdir / Benim sırrı nihanımdır muhabbet / Muhabbettir beni Şeyda kılan ah / Tenimde mahzı canımdır muhabbet.

Ben var iken gerek bana bu zevk u bu sefa
Kaplıca âlemlerine düşkündü II. Murad. Sazendelerle hanendelere rakkasların eşlik ettiği, sofraları kebaplarla şerbetlerin süslediği, şeriatın kapının gerisinde kaldığı, mumlarla kandillerin titrek alevleriyle aydınlanan kaplıcalarda sabahın ilk ışıklarına, rehavet çökene dek keyfederdi. XVI. yüzyıl muharrirlerinden

Sehî Bey’in, divan şairlerine yer verdiği eserinde yazdıklarına bakılırsa II. Murad, “Gayetle tab’ı hoş ve nazik nihal şiirler söylerdi.” Katıldığı kaplıca âlemlerinde söylediği şiirlerin çoğunu yakınları yazıya geçirmişti. Murad ve Murâdî mahlaslı şairin meşhur kıtalarından biri de şuydu: Saki getür getür yine dünkü şarabımı / Söyle, dile getür yine çenk ü rebabımı / Ben var iken gerek bana bu zevk u bu s efa / Bir gün gele ki görmiye kimse türabımı.

Yahya Kemal Beyatlı’dan Selim Sâni’ye Gazel
Sekiz yıl beş ay süren saltanatı süresince elinden kalem düşmedi II. Selim’in. “Sarı”, “Selim”, “Selimî” ve Tâlibî mahlaslarını kullanarak kaleme aldığı şiirlerini okumak, şairliğine saygı duymak için kâfiydi. Yeteneğinin tartışma konusu olmadığını anlatan en iyi örnek, Yahya Kemal Beyatlı’nın onun için kaleme aldığı Selim Sâni’ye Gazel’dir.

Gençliğinde bir gazelinde methiyeler düzdüğü içkiye babası Kanuni gibi tövbe eden II. Selim’in bir gazelinden: Leylî zülfün sihr-i gamzen ‘akl u cânum aldılar / Eyleyüp Mecnûn beni sahrâ-yı ‘aşka saldılar / Göreli hüsn ile sen Yûsuf-cemâli gözlerüm / ‘Akl u dil çâh-ı zenehdâna düşüben kaldılar.

Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdır
Babası Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan sürgün getirdiği altı yüz haneyi özgür bırakmış, onun İran ile ticareti yasaklaması sonucu tüccarların uğradığı zararı karşılamış, masum kanı dökmüş Kanlı Cafer’i astırmış, Mısır’dan beş yüz bin altınlık fazla vergi gelince vali Hüsrev Paşa’yı halka zulmetmekle suçlamıştı. “Her iyiliğin kaynağı adalettir” diyen “Kanuni” Sultan Süleyman’dı (I. Süleyman) o. Gelgelelim, âdet olmadığı halde nikâhına alıp haseki yaptığı Hürrem Sultan’ın bir sözüyle hareket eder oldu. Enderun oğlanlarının Sadrazam İbrahim Paşa’nın boynuna kement geçirmelerini buyurdu. Tahtına göz diktiğine ikna olduğu Mahidevran’dan olma Mustafa’yı Nahcivan Seferi sırasında otağına el öpmeye girdiği sırada boğdurttu.

Tarih onu çelişkileriyle not etti. Tane tane konuşan, nazik, zarif, nüktedan, adaletten şaşmayan, şiirler yazacak kadar ince bir ruha sahip ve evlat katili hükümdar Kanuni Sultan Süleyman olarak… 

Kırk beş sene, on bir ay, yedi gün süren padişahlığının on sene üç ay beş gününü seferlerde geçiren Kanuni’nin üç bin civarında şiiri olduğu biliniyor. Seferlerde geçen ömrü boyunca Hürrem Sultan’la birbirlerine yazdıkları şiirler bir yana, Muhib, Muhibbî ve Meftunî mahlaslarıyla yazan divan sahibi Kanuni’nin en bilinen gazelinden iki beyit: Halk içine mûteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi / Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdır / Olmaya baht u saadet dünyada vahdet gibi.


---------------------------
kaynak: http://kitap.radikal.com.tr/Makale/sair-padisahlar-ya-da--padisah-sairler-351823


__________________