Forum Stats Test Link Test Link Test Link Test Link
Makaleler » 2000 ‘LERDE ŞİİR
Başlık: 2000 ‘LERDE ŞİİR
Yazar: Mustafa Ceylan
Tarih: 2017-06-09 02:16
Yorumlar: (0)
Rated 0/5 (0%) (0 Votes)

REKLAMLAR

2000 ‘LERDE  ŞİİR

Mustafa CEYLAN

 

Şiir, öyle güzel bir söz sanatıdır ki, yıllara asla yenilmez. Başka bir deyimle, yılların, korkunç, katı ve çılgın kalıplarını param parça eder de,  sözcüklerden tebessüm yağdırır bize..Şiir dediysek, kalıcı, etkin ve yaşayan şiirden bahsediyorum. Doğar doğmaz şairinin üstüne yıkılan şiirden değil. Ölü doğan ve öldüren şiirler mezarlığı 2000 li yılların yapay ve internet suratlı zamanı ki, inanın bıktırdı bizi, usandırdı gayri…

 

Harun’un her gün,  hattâ günde üç öğün yumurtlayan deli tavuklarından beter şairlerin, iğrenç kokulu, estetikten yoksun şiirimsilerini okudukça, zevk alma, estetik ve güzellik duygularımız da yok olmaya başladı. Sanki, kıyametler yağıyor internet pazarının çöplüklerinden. Ve  ölü MÜTEŞAİRLER dolu yanımız, yöremiz. Tanrım, Tanrım bu gidiş nereye böyle?

 

Ey rotatif suratlı yayıncılar, ey kapısı pas tutmuş yayınevleri, ey dar kadroculuk uçurumunda delirmiş küf kokulu dergiler… Hele ötekiler, hele ötekiler? Beri yanda bunlar, öte yanda ise Fener Galatasaray maçını bile şiir diye anlatan müteşairlerin, birbirinin kopyası kitapları.. Durun kalabalıklar, durun diye kollarımı iki yana açıp, bir ustanın icadı olan ŞİİR KONTROL HAPINI yutturmam gerekecek bu gidişle.

 

İlla, silah mı dayamaktalar kafana kardeşim, otobüsle şuradan şuraya gelene kadar üç şiir patlatıyorsun. Bıyıkları yeni terlemiş bir gençe yanaşıyorum korka korka soruyorum. Kaç şiirin var? Bana tepeden şöyle bir baktıktan sonra BEŞ BİN DEYİVERECEK GİBİ… Nicelerine rastladım böyle..

 

Tommiks-teksas okur gibiyim, burnu büyüyen tahta suratlar karşısında. İlk çağların rüzgârı Saffo’nun şiirevlerinin kapılarından eserek düşüyor akasya kokulu caddelerime. Caddelerim, çığlık çığlığa kelime israfının kirliliği altında. Beynimin makine dairesine Ortadoğu’da patlayan bombalar düşüyor sanki, çocuklar çıkıyor seherlerde evlerden, ağlamaklı çocuklar. Anasız, babasız çocuklar. Ve petrol-gaz yangını genzimi zorluyor. Nefes alamıyorum taş suratlı zamane liderlerinin soğuk heykelleri sebebiyle. Göçmen kuşları çoktan unuttuk. Çarşıda pazarda tank paleti. Beşiklerde acı-kan-gözyaşı…

 

Tutmayın ellerimi, bırakın ayaklarımı. Ben bana gidip kar şekeri yemeye gideceğim bulutlara. Masamın üstüne bulut koyacağım, gök kuşağını yatıracağım kucağıma. Tohum filize, filiz ağaca duracak. Heyhat, bu sadece bir düş olarak kalıvermekte.

 

En iyisi mi, Japon HAİKUSUnu HARAKİRİ yapan bir referandum sandığının kilitli olduğu kara odalara saklamalıyım. Gerçi, soyundu şiirimiz şimdi hecesinden, vezninden, edebi sanatlarından, zarftan kaynaklanan şekillerinden. Bizim şiirimiz fabrikasyon şekillerden soyundukça, BATI’nın şiiri, UZAK DOĞU’nun şiiri derin kavisler çizerek, şimdilerde fabrikasyon giysilere bürünme çabası içinde. Dünya şiiri İSKOÇLARIN ve FRANSIZLARIN salıncağında şimdi. Onlar da STANZA diye bir türkü tutturmuşlar, bizim DÜZ KOŞMAMIZA özenmişler sanki. HECE, 6 MISRA, İKİNCİ MISRA YARIM.. OH STANZA STANZA…

 

GÜNEY KORE VEYA JAPON, UZAK DOĞUNUN, ÇİN İN, TEK HECELİ DİLİNDE DAHİ KALIPLARIN KATILIĞINA DOĞRU bir derin kavis var şimdilerde. İçin içi olan şiir, zarfın şekilsel düttürüsünde. Üşengeç şairler dünyası yaşadığımız.

 

Ben Atilla İlhan’I VE Yahya Kemal’i neden severim biliyor musunuz? Eski şiirin kalıplarını kırarak, eskiyi inkâr etmeden, yeniden yeni oldukları için severim. Gazel’i, Mesnevi’yi, Koşma’yı dil teknesinde şekilsel yumruklarla yeniden yoğurdukları için. Ahmet Haşim’in havuzunun başında derde dalar, O BELDE’sindeki kırılan aruz kalıplarının acısının nasıl bir sanata dönüştüğünü görür ve onu da severim.

 

Yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar şiirin tarifi vardır. Tarifinde şairlerin anlaşamadığı bu şiir belâsı, zamana yenilmeyen önemli sanatların başında gelir. Akar çağdan çağa akar da has şiir, eskimez,pörsümez…Her dem tazedir.

 

HER KAP İÇİNDEKİNİ SIZDIRIR diye bir söz vardır. 2000 li yıllarda şiiri sorguluyoruz. Peki, ne var şimdi kabımızda. 2000 li yılların kabı içinde ne var? Deyin haydi?

 

Ne varsa, şiiri de o değil midir? Yoksa, ezilen-sömürülen-tek kutuplu olan bu dünyada yaşamıyor da siz, halâ yayla çeşmesi yanında Aslı’sını bekleyen Kerem misiniz? Ya bu dağlarımızdan gelen şehid tabutları? Ya bu, anaların çığlıkları da neyin nesi? Ya bu oyun içinde oyun neyin nesi? Söyleyin bakalım, aklımın pençeresine dahi gelemeyen gündemdekileri anlatın da şöyle şiir iklimimin halısını çırpayım üzerlerine. Ya bu ORTADOĞU’da-Mesela Mehmetçik niye KATAR’da? Şimdi, bunları yaşamıyor muyuz? Şimdi, işsizlik, sanayileşme, dışa bağımlılık ne durumda? Hasılı ne var kabımızda ki şiirimizde o kabdan sızıntılasın olmaz mı?

 

Gelin görün ki asla öyle değil.

 

Yanımız, yöremiz korkak mısra işçileri ile, acemi-çaylaklarla dolu.

 

Diyelim, korkaklar çekildiler kenara. Yiğitler çıktı meydana. Meydan hani nerde ki? Meydanı, medyasıyla, ekonomisiyle, bütün kurum ve kurallarıyla tek anlayış güdümlemiyor mu?

 

Çekilin ufkumdan,  incir kuşlarını istiyorum ufkuma… İncirlikten Almanya çekilecekmiş. Umurumdaydı sanki? Verin kenarı süslü bir kâğıt, bir ceylan gözlüye aşkımı parlatayım olmaz mı?

*

2000’lerde şiir ha?

Şiir kaldı mı ki?

 

Şiiri eskiden şairler yazardı. Şimdi ŞİİRMATİKLER çıkmış. Otomatik, anamın ÇAMAŞIR MAKİNASI GİBİ, makinalar yazıyor şiiri…

Henüz yorum yapılmamıştır.